işleyen saatin tıkırtıları beynimi yemek üzereydi. her saniye yalnızlığımı hatırlatıyordu bana. kitabıma devam ettim. saatle inatlaşıyordum. ona seni fark etmiyorum bile demeye çalışıyordum. ama filmlerdeki kötü cadıların ormanda yankılanan kahkahaları ne kadar rahatsız ediciyse bu saat beni o kadar rahatsız ediyordu.
titriyorum. hayır üşümüyorum. her şiddetli titreme yalnızlığımı hatırlatıyor bana. sayfamı çeviriyorum. geri kapanıyor. elimden kaymış. öfkemi kontrol etmeye çalışmak yapmacık durdu bende. bu sefer aynaya doğru ilerledim. yaklaştım dışımdaki tüm kusurları görebiliyordum. ya içimdeki? bir gülümseme yerleştirdim dudaklarıma. sahteyim diye bağırıyordu.
tik... tak...
sanki bir küfür işitmiş gibi hissediyorum. saate doğru hamle yaptım. küçüktü avucuma sığdı. balkona doğru hızla ilerliyordum. yıllardır çatıştığım bir düşmanımı ele geçirmiş gibi hırslıydım. bozuk kapı kolu beni biraz zorlamıştı. ama yıldırmadı. kapıyı açtım. rüzgar yüzümü yalayarak içeri girdi. yıkanmış toprak ve yeni dökülmüş keskin asfalt kokusu ciğerlerimi doldurdu. balkona çıktım. her zamankinin aksime cadde boştu. sanki herkes hıncımı almam için yolu boşaltmıştı. saat aşağı düşerken izledim. kırılışını izledim. dudaklarıma bir gülümseme yerleştirdim. galibiyetin verdiği haz dudaklarıma konmuştu. bu seferki gerçekti. kendimi gerçek bir katil gibi hissediyordum. ama pişman değildim. sadece kulağımda tek bir ses. tik-tak!
1 Şubat 2010 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)